7 Mayıs 2010 Cuma

Vre İlyas, Vre Stavris!

Şimdi bir Küçük Asya Felaketi düşünelim ki İlias Venezis'in "Exodus"ta anlattığı Ayvalı meyhaneleri cayır cayır yansın. Hatta, yine Venezis'in "Aolya"da anlattığı zeytinlikleri göremeyelim bir daha. Çavuş Metaxa bütün zulasını yüklenip sırra kadem bassın. Sonra, adını Çeşme'ye (ölü sevgilim benim) veren Atina banliyösü Eksarhiya'da henüz 16 yaşındaki Alexandros'u vursunlar. Sonra da bütün Hellas sokağa dökülsün. Suyun öte yanında Ritsos'un sabır öğüten kardeşleri hayatı bir de tersten okumayı öneriyor. "Boğuluyorum, derin denizlere at beni" diyen Rebet muştasıyla donatmak göğü, bilemek hevesleri, sonra da Stavris'in kırçıl sesini Leo Ferre'nin ağlatan neşesine katmak: "Yüz tane anarşist bulup getirin bana, ki biri bile yaşamasın."

3 Nisan 2010 Cumartesi

Şey, garnizon ne tarafta?

İspanya İç Savaşı bittikten çok sonraydı, ufuneti dinmeyen bir acının haresiyle tutunurken yaşama, ucu kaçmış bir gecenin ısfıyla donanırken zaman, ve tutulmayan sözlerin müjdesiyle değişildiği vakit hayat, kendisine bir içki daha aldı Robert Motherwell. Simsiyah boyadığı kanvas, soludukça tükenen havanın işkili, uzadıkça tatsızlaşan her iyi şey, kıyısız bir nehre akıyordu artık. Baktı ki gece sabaha dönecek, bir içki daha aldı. Fazla alkol zararlıydı kuşkusuz, ama fazla yaşamak da öyle. Bu ifratın ecesi geldiği yere döndü, siz de öyle yapın.


Resim: İspanya İç Savaşı'na Övgü, Robert Motherwell.

23 Mart 2010 Salı

Bir Ölü Kaç Serçe Eder?

Hiç varoluşsal bir soru gibi durmuyor: Toprağın mahut sessizliğine avuç avuç krizantem tohumu gömdüğün gecenin varakı mı daha ağır, yoksa tüfeğin namlusunu kalbine denk getirmek mi daha zor? Karanfil gibi çiğnediğin sırça nefes şimdi alkolün hangi çağını solur, bilebilir misin? O tek el silah sesini siz de duydunuz mu? Tüm serçelerin düş bekçisi, Sparklehorse'un söz yazarı, şarkıcısı, şairi Mark Linkous 6 Mart'ın ilk saatlerinde kalbine nişan almıştı. İhtimal ki oradan geldi o ses. Sorkun dallarından bir yarımay örüp, alkolün masadıyla bilemişti halesini. Nasıl yapılacağını da anlatmıştı hatta:


Looking for a good place to rest / your head upon my chest / and I can feel the pillow of your breast / you are worth of hundreds of sparrows.

24 Şubat 2010 Çarşamba

20 Şubat 2010, Ankara...



Yarana tütün bas dedikleri böyle bir şey mi? Sahip olduğu en büyük gücü tarifsiz bir müşkülden devşiren insanların hikâyesi ne anlatıyor? Hangi çığlık erimine dar gelen bir sesin hızıyla sahibine döner ya da mutluluktan sedef döken hangi yüz bu kızınki kadar tatlı? Peki hangisi berikine yol gösteriyor? Kız mı adam mı? Hangi sırrı tutmanın, hangi şişede balık olmanın mükafatı tekel işçisinden pey almak?




Fotoğraf: Hatice Aydoğdu

17 Şubat 2010 Çarşamba

Carpe Nocte, Herr Müller!

Potsdam'da bulunan bir bahçede Gundling'in sesine uyandığın veya Vitebsk'i papazları kesen Vendée alayının zifaf odası seçtiğin için eksik olma. Sonra, Argonotları kıyısız bir nehre kadar geçirdiğin ve Valmont'u "kokot" acılarından kurtarıp yaralarını pelüşe sardığın için şan olsun! Ayrıca, Alkestis'i Prusya genel valiliğinden azledip Napolyon'u seferi saydığın ve Woyzeck'i kuru mamayla beslediğin için, izninle, pes! Yazıyı ilga ederek yazdı Heiner Müller. Ne karanlık bir verbalizm örttü şeffaf vicdanını ne acıdan yetirdiği neşe az geldi tastamam ömrüne. Kozmogonik bir sır kattı alkolün emanet yazgısına. İstese pekâlâ bırakırdı puroyu.

28 Aralık 2009 Pazartesi

"Bu seneye olmazsa, öbürüne gecikirsin!..."


Alkolün aşındırdığı her beden bir geniş zaman arafında, ağır ağır soğurmuş. En azından Humphrey Bogart'ın öğrettiği bu. Eksilttiği her tutamak ruhunun şeklini alırmış kayıp gitmeden önce. Ne Malta Şahini'ndeki ışıklı azamet, ne Sierra Madre'deki hazine avcısının yalız coşkusu yarışabilirmiş zamanla. Hatta kaynağına kadar iz sürecek olursa, Lauren Bacall'un körpe bedenindeki şafak serinliği bile buz kesermiş tutkuyu bir bulup bir kaybetmekten. Şişenin Dibi, yeni yıl armağanınızı Bogart'ın sesiyle bir ardıç ağacının kulağına fısıldadı bile: "Dünyadaki temel sorun, herkesin birkaç kadeh geride olmasıdır." H. B.

2 Aralık 2009 Çarşamba

"Quebec's Fallen Angel"



The Globe and Mail gazetesi yazarı Linda Leith 13 Ekim 2009 tarihini taşıyan köşesinde şöyle diyordu: "Entelektüel yaratıcılığın bu derece çarpıcı bir fiziki güzellikle iç içe geçmesine edebiyat dünyası tümüyle yabancı. 28 yaşında Booker Prize kazanmış bir Marilyn Monroe düşünün, Nelly Arcan'ı belki böyle tasavvur edebilirsiniz." 36. yaşını süren Nelly 24 Eylül'de intihar etti. O gece bir televizyon programına çağrılıydı. Sonra anlaşıldı ki asıl can alıcı randevu kendisiyleymiş. Montreal sokaklarında sürten Cynthia'nın hikâyesini anlattığı "Putain", ne Anais Nin kadar kefaret delisi ne de George Sand kadar korkak dövüşen, ama kesiklerini alaza tuttukça neşesi kabaran bir fahişenin, bizatihi Nelly'nin menkıbesiydi. Ardından gelen "Folle", o tahripkâr imajın kan kokladıkça uyanık kalan masumiyetini çocuksu bir hazza bürüdü. Hayat alkole değişildikçe renk tutan bir heves oysa. Nelly 24 Eylül gecesi bu sanrının ipek kanatlarını topladı. Şimdi Quebec civarında bir yerde daha yüksekten düşeceği bir yer arıyor olmalı.